.


Siyasetin göndermesi,   önce BİR SANDALYEDE, YAN YANA pozla…
Sonra;  ‘EKİM’ e  KADAR vurgusuyla….
Bir de, “eline, diline sağlık…” türenden, ifade ve işaretle geldi…
Önce, er çarpıcı sözle başlayayım. “Sahip çıkacaksınız ’Ekim’e kadar” diyen bir isimle.
Sosyal medyadan geliyordu serzenişi. Hem de, daha önce de aynı konuya ilişkin dile getirdiklerinin altını çizerek.
Diyordu ki; “Bundan önce hep danışma kurullarında konuştum.
Hep aynı konuyu dile getirdim.
Bir tek şey isteniyor sizden dedim.
Anlatamadım, Ya da dinlemediler.
Bir kez de buradan hafif üstü kapalı yazayım…
Cumhuriyet Halk Partisinin evlatlarına sahip çıkmayan ‘parti büyüklerine’ son kez sesleniyorum” ifadeleriyle adeta uyarı getiren isim. CHP’ nin genç siyasetçilerinden Mustafa Alptuğ Akkoca.
 Belli ki, duyuramıyordu sesini. Dinletemiyordu çekilen çileyi. Ve, toplantı hallerinin aksine,bu kez sosyalden ediyordu sözünü.
Nasıl mı? Aynen şöyle; “Hangi şehirde, nerede, ne şartta olduğuna bakmadan gecesini gündüzünü partisinin başarısı için feda eden, gençliğinin baharını Mustafa Kemal'in fikirlerine ve emanetlerine adamış, Cumhuriyet Halk Partili olduğu için fişlenmiş, atanamamış, iş imkanlarından uzaklaştırılmış bu vatan evlatlarına sahip çıkacaksanız EKİM'e kadar.” diyordu.
Sonrasında da; “Çıkmayacaksanız, seçim günü gelince ‘nerede bu bizim gençler?’demeyeceksiniz. Gençliği karşısına alan, geldiği yeri unutan en iyi ihtimalle geldiği yere döner.
Çok sevdiğim bir kardeşim de yorum yazarak ekleme yaptı: ‘Hak yemeyiz, hakkımızı da yedirmeyiz.’
#CumhuriyetGençliğineSahipÇık..” diye yapıyordu çağrısını.
Neden böyle denildiğini,  denilenlerin de yazıya döküldüğünü anlatmamı istemeyin benden. Ben okuduğumu kendimce yorumladım.  Sonçuta, yanı şyehprin yaşayanıyım. Yaşanılanları, verilen sözleri duyuyor, bazen de tanık oluyorum. Her yer de aynı aslında hikaye.
Kim, neden, niçin ilişkilerinden haberdar olsam da, benim işim değil bunları açık etmek. Gün gelir, denilecek denir. İşitirsem edilen sözleri, yine aktarmaya çalışırım.
Son günlerin denilenleri,  edilenleri, çekilen hareketleri bir den fazla. Döneyim bir iki gün önceye.
‘Kucak kucağa’ pozla gösterilen tepkiye.
Hani şu güreş meselesi. Güreşin misafirleri ve yaşanan protokol krizi.
Davetliler arasında bir Belediye, bir de İl başkanı var.
Protokolde kendilerine ayrılan yer yok. Arka sırada tek bir sandalyeye yan yana oturuyor iki başkan. Sonra da, ‘bu kader tepki yeter…’ dercesine, kalkıp gidiyorlar er meydanından.
Anlayana elbet bu tepki hali. Ya da, göstere göstere; ‘Bu mu…! senin misafir etme şeklin?’ sorgu hali.
Nerede kaldı, dünyana ünlü  Türk misafirperverliği?
Madem yer ayırmıyorsun, neden çağırıyorsun? Derler mi, derler.. Deseler de, kimin umurunda değil mi…?
Uzatmayayım bende bu meseleyi. Döneyim, çekilen harekete, dile gelen bir büyük söze
Anlamı, kesinlikle anlayana bir ulu söze. ”Ya Devlet başa, Ya Kuzgun leşe…” çıkışına.
Gençlik arkadaşlarımdan,  kısaca dava arkadaşlarımdan bir isime…
Sağlamdır kişiliği, sözü de özü de birdir. Hacı Murat kardeşimin…
Sosyalden veriyordu mesaını. Elbette ki anlayana. Diyordu ki; Parmağı olan herkes Bozkurt işareti de yapabilir. Dili olan herkes ben Ülkücüyüm de der.
Lakin önemli olan Şuur ile birlikte, bu ruha sahip olmaktır” vurgusu yapıyor, adeta yine moda hale dönüşen o ’Çakma’ lara ediyordu lafını.
Hem de haylice ulu sözle; “Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE…”
Ağzına sağlık Hacı Murat kardeşim. Anlayan anlar da, anlamayana ne çare…?