Yeterince sanayileşmemiş, sanayileşmeden kentleşmiş, kopyalama ve sosyal öykünme suretiyle ilerleme sağladığını sanan, zihinsel ve ahlaki devrimini gerçekleştirememiş toplumların ne tür gelişim...

Yeterince sanayileşmemiş, sanayileşmeden kentleşmiş, kopyalama ve sosyal öykünme suretiyle ilerleme sağladığını sanan, zihinsel ve ahlaki devrimini gerçekleştirememiş toplumların ne tür gelişim içerisinde ve yönetim anlayışı ile idare edildiğinin örneklerini dünyada görmekteyiz.Osmanlı İmparatorluğunun Avrupalıyı Avrupa’ya hapsettiği yüzyıllar içerisinde Avrupa insanı, kendi içerisinde yüz yıllarca yönetimsel ve zihinsel değişimlere uğramıştır. Gerek iç, gerekse dış etkilerle çok kanlı ve acılı yüzyıllar yaşayan Avrupa insanı; toplumsal yapısını, devlet yönetim anlayışının şartlarını değiştire değiştire gelişimini sağlamıştır.Kıta Avrupası; kendini kuşatan, Akdeniz’in ve Karadeniz’in Osmanlı denizine dönüştüğü yıllardan başlayarak Müslüman dünyanın içine girmeye, Müslüman toplumları incelemeye çalışmıştır. Kıta Avrupası, Müslüman dünyanın bilimsel alanda ve özellikle Astronomi ve haritacılık alanında gelişmelerinden istifade ile pozitif bilimlerde sıçrama yapmaya başlamış ve gerçekleştirdiği coğrafi keşiflerle aşırı derecede zenginleşerek sanayi devrimini gerçekleştirmiştir.Avrupa, İngiliz Sanayi devriminin parçaladığı tarımsal toplum yapısını Fransız devrimi ile şekillendirip geliştirmiştir. Aslında Fransız Devrimi, aristokrasinin ve burjuvanın devrimi olan Avrupa Sanayi Devrimi sonrası, aristokrasinin burjuva sınıfını yani tüccar sınıfını devlet yönetiminden dışlamasına bir tepki olarak yapılmamış mıydı?Aristokrasiye ve Kiliseye karşı baş kaldıran burjuvazinin tarım ve emekçi toplumla işbirliğine giderek gerçekleştirdiği Fransız Devriminin etkileri Kıta Avrupa’sının da sınırlarını aşarak dünyayı kasıp kavurmamış mıydı?Zaman içerisinde ahlaki ve dünyevi zihniyet taşlarını yerine oturtan Avrupalı, oryantalist kategorik bir anlayışla kendisini insanlığın merkezine oturtmuş, dünya toplumlarını biz ve diğerleri diye kategorize etmiştir. Oryantalist batı zihniyeti, dış politikalarını, ekonomik anlayışını, harp sanayisini ve bilimsel yapısını dünyayı idare etmek ve sömürmek üzere şekillendirmiştir.

On yedinci yüzyıldan itibaren dünyayı kasıp kavuran Avrupa emperyalizmi, ayağına bağ olacak her türlü gelişmeyi önceden tespit ederek yok etmiş/etmeye çalışmıştır. Sağladığı başarının arkasında da genelde satın aldığı veya ayarttığı hedef devletlerin yöneticilerinin ve yüksek bürokrasinin işbirliği vardır. Özellikle Hıristiyanlık dayanışması içerisinde hareket eden Avrupalılar, Müslümanlık ve ille de Türk Milleti karşıtlığı politikalar üreterek Müslüman dünyasını geri bırakacak politikalar geliştirmiştir.Avrupa’daki bilimsel ve toplumsal devrimsel gelişmeler Osmanlının yıkılışını ve yok oluş sürecini hızlandırmıştır. Osmanlının, dolayısı ile Türk Milletinin güçsüz kalması ile birlikte Müslüman dünya, emperyalist Avrupa’nın sömürüsü haline gelmiştir.Bu sömürü örümcek ağının yırtıla bilir olduğunu gösteren ilk millet Türk Milletidir. Avrupa emperyalizminin sömürü düzenine Mustafa Kemal Atatürk ile başlayan kutsal isyan, insanlığın sömürgecilere isyanının sembolü olarak dünya siyasetine yön vermeye başlamıştır. İnsanlık hala henüz batı emperyalizminin sömürü ağında debelenmektedir.Osmanlı Ülkesinin vatandaşı olarak yaşamış , Osmanlı Devletinin yetiştirdiği bir asker olarak vazife yerine getirmiştir Mustafa Kemal Atatürk, on yedinci yüzyıldan itibaren süregelen Tanzimat ve Meşrutiyet zihniyetinin en güzel örneklerini bir araya getirmeyi başaran bir liderdir. Mustafa Kemal Atatürk’ün okuduğu binlerce kitaptan ve Fransız devriminin fikir akımlarından etkilendiği muhakkaktır. Türk Devrimini gerçekleştirmeyi amaç ve ilke edinen Atatürk’ün, İngiliz sanayi devriminden de haberdar olmaması mümkün değildir.Atatürk, Fransız Devriminden de esinlenerek “Türk Zihniyet Devrimini” gerçekleştirmek üzere hareket etmiştir. Birinci dünya harbinin sonunda şekillenmeye başlayan ve kutuplaşan dünyanın, her iki kutbunda da yer almak istemeyen Mustafa Kemal Atatürk; Namık Kemal hissiyatında “ NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” anlayışı ile Osmanlı Müslüman toplumundan ırkçılığı reddeden çağdaş Türk Devletinin milli ve manevi sınırlarını çizerken, fikriyatından etkilendiği ve düşünce ikliminden de istifade ettiği Ziya GÖKALP’in fikri babası Émile Durkheim’in kapitalist ve sosyalist ekonomik anlayışının bir harmanlaması olan “Korporatist” düşünce ışığında ALTI İLKESİNİ yani altı oku belirleyerek kendi devrimlerini gerçekleştirmek üzere harekete geçmiştir.Korporatizm; toplumu bir insan bedeni gibi tasavvur eden bir anlayıştır. Nasıl ki bir insan vücudunda çeşitli organlar varsa ve bu organların her birinin ayrı bir fonksiyonu muazzam bir uyum içerinde bir bedende hayat bularak işlev görüyorsa, devlet bedenindeki toplumsal yapılanma da organize edilebilir. Her toplumsal katman, ortak amacın bir yanını gerçekleştirmek üzere dayanışma ve ortak çıkara hizmet edecek şekilde organize edilebilir diyen politik bir yaklaşımdır. Sonuçta korporatizmin, Sosyal adaleti sağlamak üzere ekonomik hayatı yeniden kurmayı amaç edinmektedir. Atatürk düşüncesinin yaratmak istediği toplumsal yapılanmada, statükocu bir zihniyetin hakim olduğu bastırılmış ve sindirilmiş toplumsal tabakalaşma anlayışı yoktur. Zekası ve çalışkanlığı herinde olan her birey devlet ve toplum yapılanması tabakalaşması arasında kolayca geçişler mümkündür. Batının burjuvazik ve aristokratik katı toplumsal tabakalaşmanın Atatürkçükte yeri yoktur.

 

Türk toplumu Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda beridir hızla, sürekli olarak değişim ve dönüşüme uğramaktadır. Atatürk’le başlayan bu değişim ve dönüşüm, hiçbir zaman ne İngiliz Sanayi Devrimi ne de Fransız devriminin etkisi kıvamında değildir. Ancak büyük bir paralellik arz ettiğini de inkâr etmek de mümkün değildir. Avrupa’da sanayi devrimi aristokrasinin ve burjuvazinin işbirliği ile gerçekleşmişken Atatürk Türkiye’sinde Sanayi Devrimciliği devlet eli ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti,bir yandan sanayisini geliştirmeye çalışırken diğer yandan da olmayan milli burjuvazisini var etme yoluna girmiştir. Onlarca yıl sürecek olan bu mücadele de Mustafa Kemal Atatürk’ün ve ondan sonra gelen İsmet İnönü’nün ve hatta tüm başbakanların birinci görevi, sanayileşmeyi sağlamaya ve mümkün olduğunca da milli burjuvaziyi yaratmaya yönelik politikalar var olmuştur.Atatürk’ün fikri yapısını oluşturan Korporatist anlayışın “sosyal adaleti sağlama” ilkesi, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra ve özellikle ikinci dünya harbini takip eden yıllarda ABD’ye teslim olan Türkiye’de, sosyal adalet terazisi günden güne bozularak milliciliğini ve sosyalliğini yitiren küreselci burjuvaziden yana değişmiştir.Türkiye’de hayat bulmaya başlayan küresel kapitalist burjuvaziye paralele olarak , sosyalizmin bir eseri olan bürokratik burjuva da doğmaya başlamıştır. Bürokratik burjuvazi ile kapitalist burjuvazi kol kola girerek yıllardır Türkiye’yi idare etmektedir. Türkiye’de bürokratik burjuvazi, ordudan polise, mülkiyeden yargıya kadar üst - orta bürokrasi seviyesinde ortaya çıkıp devlete hâkim olurken, özel sektörde de yönetici, mühendis, tıp ve sosyal bilimlerin özellikle hukuk ve sanat alanında bürokratik burjuva sınıfı oluşmuştur. Devlet ve özel sektörün eseri olan bürokratik burjuvazinin büyük çoğunluğu yaşam koşullarını koruma adına, siyasetin oyuncağı olan devlet ve özel sektör patonaj idaresinin etkisinden de ürkerek gerçek burjuvazinin yanında ve hizmetinde olmuştur.Türkiye’nin kentleşen nüfusunun içerinde özellikle bürokratik burjuva kesimi, tıpkı Avrupa da olduğu gibi süratle ve öncelikle KİTLE TOPLUMU haline gelmeye başlamıştır. Bürokratik burjuvanın öncülüğünde yeni nesil kent insanları aşiret ve akraba bağlarından kopuş, aile bağlarını zayıflatmıştır. Egoizmin yalnızlığındaki kitle bireyleri, siyasal ve toplumsal kopuş anomisi ile kendini yalnız hissetmeye ve güçsüz görmeye başlamıştır.Özellikle içinde yaşadığımız tüketimci iletişim çağının bilgi kirliliği insanlarda, objektiflikten uzak ve kendilerine pompalanan ihtiyaçlar beklenti mahrumiyetliği duygusu içerisinde, yaşam kalitelerinin ve durumlarının başkalarından farklı, eksik ve kötü olduğu düşüncesi ile hareket ederek veya bunun tam tersi, sahip oldukları olanaklarının ve yaşam şartlarının yok edileceği kaygısına sevk edilerek protestoya yönlendirile bilmekte, ajan provokatörler vasıtası ile kitlesel eylemlere sevk edilmektedirler.Yeni nesil kentleşme ile birlikte KİTLE TOPLUMU haline dönüşen birey yığınlarının anomik durumundan istifade etmek isteyen her türden çıkar gurupları, Türkiye’deki siyaset ve siyasi parti yapılanmasını, kaynak mobilizasyonlu bir anlayışa düzenlemeye başlamışlardır. Siyasi partiler, parti programları ile halka sundukları siyasi amaçları gerçekleştirmekten ziyade, toplum hareketlerinin yaratacağı kaynaklardan çıkar sağlama peşine düşmüşlerdir.Toplumları, insan ve ekonomik çıkar kaynağı deposu gören kurnaz siyaset simsarları, toplumların göreceli olarak suiistimal edilebilecek sonsuz kaynaklarının söz konusu olduğunu bilmektedirler. Bu simsarlar toplumun, ahlaki, dini, kültürel, sosyal,örgütsel insani ve maddi kaynaklarını kolayca iyi-kötü, dindar-dinsiz, ahlaklı-ahlaksız, hain-vatansever, dost-düşman kutuplaştırması ile sömürecek duruma getirmektedirler.

 KİTLE TOPLUMU’nu siyasal körlüğe yönlendirmeyi başaran partiler ve liderleri, o ülkede kolayca kendilerine maddi çıkar ve güç sağlayacak yapıyı, yani oligarşik faşist düzeni veya diktatörlüğe geçişi kolayca gerçekleştirebilirler. İktidarın ve siyasetin etkisine giren devlet yüksek bürokrasisi ve yargı erki, varlık sebepleri olan topluma hizmeti göz ardı ederek, iktidarın kendilerine lütfedeceği umdukları, kendi paylarına düşeceğini düşündükleri küçük çıkar hesapları içerisinde iktidar partisi yöneticileri lehine hareket etmeye başlamaktadırlar.Bu bilgiler ışığında Türkiye’deki irili ufaklı partilerden hangilerinin kaynak mobilizasyonu düşüncesi içerisinde olduğu, topluma hizmet eden siyasi amaçlardan ziyade, parti yöneticilerine ve merkez örgütüne kaynak girdisinin kalıcı rutinleşmesini amaç edinen bir yapıya büründüğü kolayca tespit edilebilir.Siyasi parti yöneticilerinin yanı sıra, dernek ve vakıf yöneticileri de bürokratlaşmaya başlayarak statükolarını korumak üzere örgütü idare etmeye ve kendilerini yaşatacak kaynakları bulmaya çalışacaklardır. Bu zihniyetin hâkim olduğu partiler, dernekler ve vakıflar, anomik travmaya uğramış yeni nesil kentlileri kitle toplumu haline çevirecek korkular üreterek, varlıklarını sürdürmenin her türlü yolunu bulacaklardır.Örneğin “biz olmazsak ülke bölünür” diyen, “biz olmazsak ülke uçuruma sürüklenir” diyen, “biz ülkenin sigortasıyız” diyen ve kerameti kendine gören yapılar yaşadıkları ülkenin olanaklarını kendilerinin ve ailelerinin çıkarlarına olacak şekilde kullanmaya çalışırlar.

 Sonuç olarak;Bizim ve bizim gibi ülkelerin bürokratik burjuvazisi kendine gelmediği ve elini taşın altına koymadığı sürece toplumların, anladığımız manada modern bir refah devleti içerinde yaşaması mümkün değildir.Ne yazık ki dünya bürokratik burjuvamızın hali, tıpkı ceylanı parçalayan çakallardan artakalan kemik parçalarını sıyırmaya çalışan akbabalara benzemektedirler.