Modanın fantastik dünyası kendi anti kahramanlarını da yaratmayı başarıyor.

Modanın fantastik dünyası kendi anti kahramanlarını da yaratmayı başarıyor. Özellikle kadınlar olarak, bu anti kahramanlara sahip olmak için nasıl bir kısır döngü içine girdiğimizi düşünürsek, avuçlarımızı maddiyatla doldurup manevi fetişlerimizi tatmin etmeye çalışıyoruz diyebiliriz. Bu noktada devreye ‘meta fetişizmi’ kavramı giriyor; satın alarak mutlu, aşık, seçkin, çılgın ya da zengin bir kadın gibi görünmenin yollarını arıyoruz. Her çağın beraberinde getirdiği, moda olarak adlandırılan giyim, güzellik, yaşam alışkanlıklarına dair algılar bulunuyor ve bu algıları pekiştiren sebepler için,: “Televizyon programlarının, dergilerin ve reklamların bireylere o dönemin modasına uygun görünmenin veya televizyondaki ünlüler gibi olmanın cazibesini vurgulayıcı bir etkisi var. Haliyle kişi kendisinde hoşuna gitmeyen, eksik olduğunu hissettiği yönlerini, güçsüz hissettiği alanlarını doldurmak adına; kendisine ideal olarak sunulan kişiye benzeme yolları arayarak telafi etmeye çalışıyor. Özgüvende yaşanan problemleri kişi kendisi ile çözmek yerine uzaklaşıp, idealize ettiği bir başkasına benzeme yoluna giderek onarmaya çalışıyor. Daha kolay görünen bu yöntem kişiyi satın alma davranışına yöneltiyor fakat duygu durumunu telafi edemiyor. Yarattığı anlık haz bir yanılsama oluyor.” Söz konusu yanılsamaya hak vermemek elde değil. Bir düşünün; küçük bir kız çocuğuyken oyun parkında gördüğümüz mini şatoya bakıp nasıl “Ben bir prensesim ve burası da benim evimmiş” diyorsak, yetişkin bir kadın olduğumuzda da; “Bu Manolo Blahnik’ler benim ayaklarımda ve ben mükemmelim!” diyoruz. Keskin topuklarımız şehrin kaosunu bastırırken, elimizde bir nevi kartvizit maskesi giymiş karton bardaklarımızla oradan oraya koşturuyoruz ve düş radyomuzda muhtemelen ‘Pretty Woman’ çalıyor. Güçlü, ayakları yere basan ve çekici bir kadın olup çıktık öyle değil mi? Yoksa kartondan kahve bardağı ve ikonik ökçeler ‘miş’ gibi yapmamızı emrediyor olabilir mi?
Satın aldığımız eşyaların aslında nasıl bir tavır takınmamız gerektiğine karar veren süper güçlere sahip olduğunu biliyor musunuz? Düşlerimizi cezbeden eşyalar, endüstrinin patlamasıyla birlikte birer mutluluk hapına dönüştü desek abartmış olmayız. Özellikle kadınların alışverişi bir ihtiyaçtan çok davranışa dönüştürmüş olduğunu düşünürsek şu söze kulak vermekte fayda var: “Alışveriş yapmak, bazı şeylere belli meblağlar harcayıp onları elde etmek, ihtiyaç dahilinde olmanın yanı sıra zaman zaman güçlü, güvenli hissetmek, haz duygusunu yaşamak için de kişilerin davranışı haline gelebiliyor. Çağımızda başlı başına bir problem haline gelen tüketim çılgınlığı, giysi, aksesuar, teknolojik cihazlar, ev, araba, tatil seçeneklerine kadar hayatın her alanında yer almakta.” Ayrıca alışveriş çılgınlığının temelinde ‘doyumsuzluk’ olduğunu da sözlerine ekliyor. Yani endüstrinin ana kraliçesi olan modanın, bambaşka biri gibi görünmek mümkün vaadi, ‘gerçekten öyle olmak’ eylemine gardını alıyor ve sonuç şaşırtmıyor: Moda evreninin trajik kahramanları rolünü kadınlar üstleniyor! Peki, hiç düşündünüz mü 60’lardan bu yana ikon haline gelmiş Breakfast at Tiffany’s filmindeki Holy karakteri her sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini neden Tiffanys’de mücevherleri seyrederken bulur? Yanıt basit: Holy’nin fantezi dünyasında mücevherler, kendini iyi hissetmesinin en kestirme yoluydu. Holy’nin ve tüm modern insanların fantazyaları sonucunda mücevherler, insanın melankolik haz noktasını işgal eden yeni antidepresanlar halini aldı. Holy’nin gösterişli hayatında nefes alabildiği tek kutsal mekan, ışıl ışıl yapay mutluluklar saçan mücevher vitrinleriydi. Zamansız güzellik tanrıçası Audrey Hepburn’ün canladırdığı Holy karakteri gibi görünmek, hissetmek ve ilgi görmek için satın aldıklarımızı bir düşünün… Siyah uzun elbise, neredeyse omuzlarımıza kadar kollarımızı saran eldivenler, yüksek topuk ve göz kamaştıran mücevherlere sahip olduğumuzda Holy kalıbının içine girmiş bir buz kraliçesi oluyoruz!
 
 
Büyülü televizyon dizileri
 
Altın kıvırcık saçları, çapraz sert adımlarıyla taçlandırdığı ayakkabıları ve karton kutudaki kahvesiyle taksiye koşan ‘güçlü’ bir kadın... Moda ve popüler kültür bir arada düşünüldüğünde akıllara Carrie Bradshaw’ın ayakkabılarıyla olan şiddetli flörtü geliyor. Birçok kuşağın referans aldığı ‘Sex and the City’ dizisi başarısını eğlence endüstrisinin en şahane izdüşümlerinden alır. Yoluna çıkan çeşit çeşit handikapların ve heyecanlı aşklarının sonucunda aykırı bir hayatın dibinde yaşamaya çalışan Carrie, mutsuzluk eşiğini tarif ederken “Dolce&Gabbana’nın yeni ayakkabıları bile beni kurtaramıyordu...” gibi cümleleriyle meta fetişizminin en can alıcı halini belleklerimize kazıdı diyebiliriz. ‘Sex and The City’ dizisi, ‘Tüm kadınlar kendi Mr. Big’inin peşinden gitsin’ mesajını romantik adımlarla ilerleten masum bir yapım değil elbette. Modern toplumun zaaf noktalarını tatmin etmeye yani devamlı tüketmeye yönelik bol miktarda reklam yerleştirmelere sahip olduğunu söylemeye gerek yok. Öyle ki Amerikalı multimedya sanatçısı Pierre Buttin, altı sezon boyunca dizide geçen tam 324 farklı markayı derleyerek dokuz dakikalık bir videoyla Carrie’nin bizlere estetize edilerek gösterilen hayatının aslında, endüstri eğlencesinin kutsallaştırılmış bir yansıması olduğunu gösterdi. Carrie’nin gösterişli kıyafetleri, dizinin parlak ışıklar altındaki mekanları ve yüceltilmiş markalarını düşünürsek, cam kutuya sığdırılmış dev bir alışveriş merkezi olduğunu söyleyebiliriz. “Reklamlar başta olmak üzere ikonik dizi ve filmler kişilere ‘pahada ve sayıda çok şeye sahip olmanın’ üstünlük yarattığı algısını yükler, amaçları da budur. Kişi, medyanın yarattığı ideal kadın portresiyle birlikte kendisini güçsüz, mutsuz, başarısız ya da yalnız hissettiğinde o duygunun yarattığı boşluğu bir şeyler satın alarak doldurmaya çalışabilir.”Şimdi, en azından kendimize karşı dürüst olalım ve elimizdeki kredi kartını yavaşça yere bırakıp itiraf edelim; alışveriş merkezinin spotları altında Gucci torbasını gururla taşırken, herkes bizi izliyormuşçasına özgüvenli ve en az Carrie kadar özgün(!) hissettiğimizi kim inkar edebilir?
 
Ye, dua et, tüket!
Bir nevi yeni tapınaklarımız haline gelen alışveriş merkezlerini bir düşünelim: Yüksek ışıklar, ritimli müzik ve herkes sizi röntgenliyormuşçasına diken üstünde tavırlar. Üstelik daha pahalı ayakkabılar, elbiseler ve aksesuarlar satın aldıkça gelen sonsuz mutluluk! Modanın marifetli elleri, bir nevi yasal uyuşturucu diyebileceğimiz alışveriş merkezleriyle ruhumuzu okşuyor desek çok mu ileri gitmiş oluruz? Elbette ki alışveriş merkezinde saatlerini harcayan herkes bağımlı değil, hissedilen yetersizlik, güçsüzlük, zayıflık hissini alışverişle telafi etmeye çalışmak zaman zaman herkesin başvurduğu bir yöntem olmasına rağmen her psikolojik rahatsızlıkta olduğu gibi bu durumun aşırılaşması bağımlılık ve hastalık olarak nitelendirilir.
 
‘Miş gibi’ yapmak nereye kadar?
Tişört baskılarında, parfüm şişelerinde ve hatta her yerde gördüğümüz moda ikonları popüler kültürün yegane parçaları haline gelmiş olabilir; fakat bugünün ikonlarının kendi dönemlerinde asi bir özgün tavır sergilediklerini biliyor muydunuz? Sezon modasını takip eden bir Frida Kahlo hayal etmek ne kadar güçse, ‘Şu çantayı koluma geçireyim de herkes beni fark etsin’ diyen bir Marilyn Monroe düşünmek de bir o kadar güç. Elbette ki dönem modasını takip etmek, yenilikleri bilmek ve gündemden haberdar olmak önemli fakat ‘o’ kadın olmaya çalışırken belli markaları fetiş haline getirmemek gerekiyor.
 
Psikolog Sena Sivri, olmadığımız biri gibi görünmek için yaptığımız satın alma alışkanlığımızı törpüleyebileceğimizi ifade ediyor:
 
“Kendimizi tanımaya çalışmak, yaşadığımız duyguların derinliğini sorgulamak, davranışlarımıza ve duygularımıza odaklanıp sorunlarımızın telafisi için onlarda değişime gitmeye çalışmak önemli.
 
Zihni boşaltmaya yarayan sosyal faaliyetler içinde bulunmak, bir hobi edinmek ve sosyal destek mekanizmamız olan aile ve arkadaşlarla bolca vakit geçirmek kişinin kendilik algısının ne denli değerli olduğunu fark etmesini sağlayacak. 
 
Sevgiyle kalın