Evlenecekler, kiralık ev arıyorlar.

Evlenecekler, kiralık ev arıyorlar. Damat adayı Dardanosta bir daire buluyor, iki artı bir. Hep beraber görmeye gidiyorlar. Salon koruya bakıyor. Güneş, sabah bir cepheden girip akşam öteki cepheden çıkıyor. İki balkon da panjurlu.
 
Gelin adayının babası “Çok güzel” diyor. Oğlan önce seviniyor, ama hevesi kursağında kalıyor. “Çok güzel ama olmaz... Benim kızım buraya sığamaz.”
 
Her şey evvelden planlanmış. Tek çocuk yapacaklarını aralarında konuşmuşlar. Salon takımı, vitrin, konsol, sehpa gibi satın alınacaklar ise kızın kafasında hazır. Eve sığamama nedeni bu. Bir de iki oda az, üç artı bir istiyor kız, misafir odasının çekyatıyla komodinini beğenmiş. Oda sayısı ve metrekareyle beraber artan kira oğlanın boynunu büküyor. Fakat baba yine devreye giriyor. “Düşünmeyin, ben yardım ederim size.”
 
Aynı günlerde arkadaşlarıyla konuşurlarken, laf adres ararken sokakta kaybolmaya geliyor. Oğlan diyor ki: “Valla bizim Prenses kaybolursa oturur ağlar, babasını arar.” Eğilip nişanlısının burnuna pıt atıyor. Kız da çocuk gibi dudaklarını büzüp oğlanın koltuğunun altına saklanıyor.
 
Modern zamanın, orta sınıf prensesinin mükemmel bir tasviri. Maaşını her ayın yirmisinde alan emekli bir babanın, sarayda değil de iki oda bir salon apartmanında yetiştirdiği kızı. Bir yerden bir yere  kızını makam şöförü gibi kendi götürsede, yaz başında terzisine diktirdiğini değilse de vitrinde seçtiğini giydirdiği, telefonunu düzenli olarak son çıkan modelle değiştirdiği, suratı düştüğünde “Kim üzdü Prensesimi?” diye sevdiği kız çocuğu.
 
Modern zamanın, orta sınıf anne-babasının mükemmel bir özeti baba. “O benden daha iyi imkânlarda yaşayacak” diye yavrusunun bir dediğini iki etmeyen, her arzusunu yerine getirmeye çalışan, evde iş yaptırmayan, dışardaki işlerini başkalarına gördürten, herkesin ona hizmet etmesini, isteklerini yerine getirmesini isteyen, kol-kanat gerip savunan ebeveynin bir tezahürü.
 
“Aman canım, ‘Prensesim’ dediler diye prenses mi oldu?” diye geçiştirilmeyecek, “Her anne-babaya kızı Prenses’tir” diye normalleştirilmeyecek bir durum bu. Çünkü masallarla beslenen bir “Prenses” tasviri var. Hazırlanan küvetlerde hizmetçilerin yıkadığı, güzel kokular sürdüğü, elbisesiyle ayakkabılarını giydirdiği, saçını taradığı, yemeğini ayağına getirdiği, sofrasını topladığı, sohbet etmek istediğinde dinlenen, canı sıkıldığında eğlendirilen bir kız “Prenses.” İsteklerini emrederek dile getiren, istediği her şeye çaba harcamadan sahip olan ve sıkıldığında bir kenara atan, hep memnun edilen, hep hizmet edilen bir kız. Özel öğretmenlerden ders alan, ama öğrendikleriyle hayatını kazanması beklenmeyen, zaten bütün ihtiyaçları bir erkek tarafından karşılanacak bir kız. Sadece güzel ve uslu olması, Prens’ini bulması beklenen bir kız.
 
“Prensesim” diye sevilen kız elbette o tasvirin masallarda kaldığını, annesinin kraliçe, babasının kral, yaşadığı evin saray olmadığını biliyor. Fakat gördüğü muameleden, muafiyetten memnun, bulunduğu alanın prensesi olmayı kabul ediyor. Ne var ki içinde yaşadığı çağ, bulunduğu alanın dışında prenses kalmasına müsaade etmiyor.
 
Şöyle ki: Evde eski saray hizmetçilerinin rolünü üstlenen anneyle baba, bu güvenli ve konforlu bölgeden çıktıktan sonra kızın yanında olamıyor. Okul hayatında bir yere kadar, ama iş hayatında ona artık eşlik edemiyor. Sorun, buradan itibaren başlıyor.
 
Orta sınıf anne-babanın yetiştirdiği Prenses, ortamlara kelebek gibi süzülerek giriyor ama kanat çırpmaktan imtina ediyor. Üç, nedenden: Bir, bunu yorucu buluyor. İki, yanlış yöne uçmaktan korkuyor. Üç, ne zaman nereye konması gerektiğini bilemiyor. Kelebekten insan modeline uyarlarsak: Kendi işini kendi göremiyor. Karmaşık durumların içinden kendi başına çıkacak çözümler geliştiremiyor. Korunaklı bulduğu dar bir alanda, bir koruyucunun gözetimi altında kalacağı koşullar arıyor.
 
“Prensesim” diye sevilen kız çocuk, duygusal hayatında da türlü zorluklar yaşıyor. Her şeyden önce onu “Prensesim” diye sevecek bir Prens arıyor. Gönül ilişkilerinde sevgiyi, evde gördüğü biçimde almayı bekliyor. Çok sevildiği söylensin, prenseslere layık özel sıfatlarla hitap edilsin, her durumda pohpohlansın, hediyelerle şımartılsın, hatta hizmet edilsin istiyor. Beklediği gibi sevilmeyince kaprisler yapıyor. Ne var ki, çağın erkeği yorgun, kapris kaldırmıyor.
 
 
Kız çocuğu aile içinde Prensesim diye sevmek, sadece onun kendine inanarak, güvenerek yetişmesinin önündeki en büyük engel değil, aynı zamanda bencilleştirici etkisiyle sevilmesine de engel.
 
Arada bir de olsa “Prenses” diye sevilerek büyüdüğümden, konu üzerine söz söylemeye hakkım olduğunu düşündüm.
SEVGİYLE KALIN…